My Week with Marilyn



- Filmin yıldızı siz değilsiniz? 
- Ne fark eder, sarışın olan benim nasılsa...


Marilyn Monroe'yu ilk defa bir filmde görüşüm seneler seneler önce televizyonda Jane Rusell ile oynadıkları Gentlemen Prefer Blondes filminde, pembe kıyafetiyle performans sergilediği sahneye denk gelmemle olmuştu. Yalan olmasın filmin devamında "kim bu sarışın varken şu at gibi karıyı seçer ki?" mealinde kafamda düşünceler uçuştuğunu hatırlıyorum (Jane Rusell, dişiliğini ortaya çıkarabilsin diye ders almış. Fakat o insan irisi haline hangi ders fayda eder apla allaseen?). Yıllar sonra filmin adını öğrendiğimde haklı bir gurur yaşamadım değil. 


Prince and the Showgirl filminin çekimleri için gittiği Londra'da geçirdiği kısa süreyi anlatan filmde Monroe, dönemin popüler fakat ufaktan kariyeri sönmeye başlamış aktörü Laurence Olivier, eşi Vivien Leigh ve Sybil Thorndike gibi eski toprak oyuncularla çalışıyor. İlk kez yabancı bir ülkede, farklı anlayıştaki insanlarla bir arada ve halihazirda popüler bir ikon olmak dışında bir yeteneği olmadığı eleştirileri, üzerinde bir baskı oluşturmuş zaten. Bundan kaynaklanan hezeyanları, oyuncu koçunun pohpohlamalarıyla benimsemeye çalıştığı method oyunculuğu ve Laurence Olivier'ın klasik anlayışının yarattığı gerilim de eklenince filmin çekimleri herkes için bir işkenceye dönüşüyor. Ondandır ki tüm bu stres ve koşuşturmaca arasında içinde bulunduğu şaşalı yaşantının tam aksini temsil eden sıradan bir set asistanına gönlünü kaptırıyor.  


Michelle Williams'ın seyirciyi içine alan aslında taklite de kaçmayan çok acayip bir performansı var. Yani nasıl anlatsam bilemiyorum. Tam anlamıyla Marilyn Monroe olmuş ama bir yandan olmamış da.. ve bunu çok olumlu bir manada söylüyorum. Monroe olmaya çabalayarak değil de değişik bir doğallık içinde sunuyor ünlü yıldızı. Her hareketinde, mimiğinde, gülüşünde inanılmaz bir içtenlik, samimiyet var. Monroe gibi sinemaya damgasını vurmuş bir yıldızı canlandırmak çok riskli bir iş. Birebir hareketlerini kopyalasanız taklit etmekle, yeterince benzeyemezseniz de basit bir taklitten öteye geçemediğinizi söylerler. Kaldı ki Monroe fazlasıyla nevi şahsına münasır bir yıldız olduğu için canlandıracak aktristin işini kat kat daha zorlaştırıyor bana kalırsa. Ama Williams daha açılış sahnesindeki müzikal performansından itibaren dengeyi o kadar iyi kuruyor ki, sizi içine almaması mümkün değil. Şahsen arkadaşımla (kız) beraber büyülenmiş gibi izledik tüm süre boyunca. 


Monroe'nun gönül verdiği sabi sübyan asistan rolünde Eddie Redmayne hiç fena değil, ancak bana kalırsa Williams'ın rol arkadaşını da kurtaran iki kişilik performansının bunda payı çok büyük. Onun doğallığı sayesinde ikisi arasındaki ilişkinin samimiyetine inanmak daha kolay oluyor. Bir de bu çocuğun Savage Grace'teki halini unutmam için bir süre çaba harcamam gerekti (filmi izlemiş olanlar neden bahsettiğimi anlayacaklardır). Belki biraz da ondan önyargılı yaklaşmış olabilirim.       


Filmin en iyi ikinci performansı Kenneth Branagh'tan geliyor. Bir anlamda kariyerleri de benzeşen Laurence Olivier rolünde aldığı tüm adaylıklar hakkı. Ödül almasına da bir itirazım olmaz açıkçası. Bunun dışında Judi Dench, Dominic Cooper, Julia Ormond gibi isimler de ufak rollerde akılda kalıcı performanslar veriyorlar. Emma Watson'ın ise çok da kayda değer bir rolü yok. Harry Potter serisinden sonraki ilk popüler işi bu mu olmalıydı diye düşünmeden edemiyorum. 



Son tahlilde My Week with Marilyn'in sade ve samimi bir iş olduğu kanısındayım. Bu samimiyette en büyük payı elbette Michelle Williams'ın (Roger Ebert'in tabiriyle) insanda koşup sarılma hissi yaratan içten performansı alıyor. Meryl Streep'in artık bana iyiden iyiye samimiyetsiz ve taklitçi gelen oyunculuklarından sonra The Iron Lady ile ödül almasını hiç istemiyorum. Viola Davis de The Help'te şüphesiz çok başarılı ancak onun da ortaya yeni bir şey koyduğunu söyleyemem. Yarışı önde götüren bu üçlü arasında bence en "fresh" iş çıkaran Michelle Williams. Şahsen bu yıl daha iyi bir performans izlemedim. 



0 yorum: