Nic (Annette Bening) ve Jules (Julianne Moore) 20 yıldır birlikte olan evli lezbiyen bir çift. Sperm bağışı yoluyla aynı kişiden iki tane çocuk dünyaya getirmişler: Joni ve Laser. Kardeşlerin küçük olanı Laser bir gün şeytan mı dürtüyor noluyorsa babalarının kim olduğunu merak ediyor. Yaşı tutmadığı için ablasının başının etini yiyerek babalarının kim olduğunu öğrenmesini istiyor (yasal olarak böyle bir hakları var). Sonuçta babayı buluyorlar (biyolojik babayı tabi. Bknz: Mark Ruffalo). Hayatı biraz freelance yaşayan bu adam, Paul, yavaştan aileye dahil olmaya, Jules'la yakınlaşmaya başlıyor, olaylar gelişiyor...
Aylar önce fragmanını izlediğimde, The Kids Are All Right'tan daha fazlasını bekliyordum açıkçası. Her şeyden önce yönetmen ve senarist Lisa Cholodenko'nun elinde harika bir kadro var. Annette Bening ve Julianne Moore gibi iki usta ismi bir araya getirip lezbiyen bir çifti oynatınca proje kendiliğinden çekici hale geliyor. İkinci olarak, -daha önceki yıllarda Brokeback Mountain, Milk ve A Single Man gibi benzer temalı filmleri Oscar'larda görmüş olsak da- yavaş yavaş yaygınlaşan eşcinsel evliliklerini ele alan bir hikayeyle yola çıkıyorsun. Meseleye pek çok açıdan yaklaşıldı ama evli bir çiftin yaşamına içeriden bir bakış atanıyla hiç karşılaşmamıştık (en azından ilk etapta aklıma bir örnek gelmiyor benim). Üstelik Cholodenko'nun kendisi de eşcinsel olduğundan ve de aynı şekilde partneriyle yapay döllenme yoluyla bir çocuk sahibi oldukları için senaryoyu yazarken belli bir duruş (olumlu/olumsuz, taraflı, radikal, herhangi bir şey) sergileyeceğini bekliyor insan ister istemez. Yani kağıt üstünde pek çok artıyla karşımıza çıkıyor esasen TKAAR.
O açıdan, şu durumda neyin yanlış gittiğini ve Lisa Cholodenko'nun konuyu bu kadar yüzeysel, bu kadar dışarıdan ve konvensiyonel ele aldığını bilmiyorum. Birkaç sene önce Film School Rejects isimli sinema sitesindeki bir kritikte Brokeback Mountain ve Milk'i ele alıp ana akım sinemaya alternatif olması gereken bazı bağımsız yapımların içerik olarak radikal, progresif olduklarından fakat işleyişte geleneksel bir tutum sergilediklerinden bahsediliyordu. O sıralar çok fazla ne demek istediğini kavrayamasam da TKAAR gibi somut bir örnekten sonra yazarın anlatmaya çalıştığı şey daha netleşti bende. Yazıda anlatılmak isteneni bizim filme uyarlarsak meselenin özü şu oluyor yani; elimizde lezbiyen bir çiftimiz var. Bildiğiniz gibi eşcinsel evlilik pek çok yerde yasal değil. Biz (senarist olarak) burada aslında tabu olan bir konuyu ele alıyoruz gördüğünüz üzere. Eşcinsel evliliklerden, yıkılmakta olan klasik aile yapısından falan bahsediyoruz. Kısaca radikal bir tavrımız var (bu politik olmak zorunda değil. Geleneksele, ana akıma alternatif olarak düşünün sadece).
Gelgelelim konuyu işlerken bazı şeyler yemiyor. Erkek eşcinselliği, kabul edersiniz, görmezden gelirsiniz ayrı mesele, fakat toplumlarda daha fazla ciddiyetle yaklaşılmış bir konu. Lezbiyenlik ise genel anlamda daha "experimental" bir mesele olarak ele alınıyor. Bazen bir "aşama", bazense bir "fantezi"den ibaret olarak görülüyor ne yazık ki. Hal böyleyken çiftin kadın rolü üstleneninin eşini bir erkekle aldatmasını, olayı "lezbiyenlik penisi görene kadardır" gibisinden bir noktaya çekmesini nasıl yorumlamak gerekiyor bilemiyorum. Üstelik Jules'un bunu neden yaptığıyla ilgili de bizlere somut bir şey sunamayınca olay maalesef "vajinanın penis ihtiyacı"nda takılıp kalıyor. Tüm bunların arasında bir yerde lezbiyen çiftimizin sevişme sahneleri yorgan altı edilirken lüzumsuz bir biçimde Jules ve Paul'ün seks sahneleri bitmek bilmiyor desem haksızlık etmem sanırım. Kısaca garip bir şekilde The Kids Are All Right, fazlasıyla hetero-friendly bir film (ve hayır bu kulağa geldiği kadar olumlu bir şey değil).
Oysa ki uzun süre dağıtımcı bulmakta zorlanan ve bu sebepten fazlasıyla göz ardı edilmiş olan geçen senenin en başarılı yapımlarından birisi I Love You Phillip Morris, TKAAR'ın cesaretsizliğinin aksine -tanımımı mazur görün- tam anlamıyla ta..ları olan bir filmdi. Akademi de sanki görünürde geleneksel kabuğunu kırmış havası yaratmaya çalışsa da I Love You Phillip Morris gibi filmleri aday yapabilmeleri için daha sağlam ta...lara ihtiyaçları var.
Senaryosundaki bahsettiğim problemleri görmezden geldiğimizde TKAAR'ın akıcı bir anlatımı, belki layıkıyla işlenemeyen, klişe ama yine de sıkıcı olmayan karakterleri var. Jules ve Paul arasındaki ilişkiye biraz fazla yer verildiğini ve Nic'in biraz hikaye dışına itildiğini hissetmesem onlara bile ses çıkarmayacağım ama sahneleri fazlasıyla uzun ve lüzumsuz. Öte yandan Paul'ün çocuklarla olan ilişkisinin filmdeki diğer tüm ilişkilerden daha iyi işlendiği kanısındayım. Mia Wasikowska ve Josh Hutcherson büyükleri gibi parıldamıyorlar belki ama hikayeye güzel bir dinamizm kattıklarını düşünüyorum. Her ne kadar Bening, Moore ve Ruffalo'nun performansları iyi olsa da karakterlerinin yüzeyselliğinden olacak, senaryoyu kurtaran çocuklar oluyor bana kalırsa.
Ne kadar zorlasam da Mark Ruffalo'yu sevemedim, sevemiyorum (You Can Count On Me'de bile). Tam olarak çözememekle birlikte bana feci halde itici gelen bir yanı var. Önyargılarımdan arınıp bu adamı tarafsız bir gözle hiçbir zaman izleyemeyeceğim sanırım. Burada çok fazla sinirimi bozmamakla beraber Andrew Garfield'ı yerinden edecek kadar bir performans değil bu. Çok fazla çaba gerektiren bir rol de değil. Artık Akademi üyeleri de hangi performansın Oscar'lık hangisinin olmadığı konusunda çok kararsızlar. Olay bir noktadan sonra yapım firmalarının filmlerini ve ekiplerini ne kadar pompalayıp pompalamadığı meselesine dönüşüyor. Yani Mark Ruffalo zaten bu kadar da oynamayacaksa o parayı almasın, bu işi yapmasın.
Gelelim Annette Bening'e. Natalie'yi geçemez belki ama Bening bu filmin ağır topu şüphesiz. Moore, çok sevdiğim bir oyuncudur ama o daha ziyade, elindeki senaryonun imkan verdiği kadarıyla bir performans sunmayı başarabiliyor. Bening ise senaryonun tüm azizliğine rağmen Nic'i yoktan var ediyor sanki. O olmasa filmi bu kadar beğenir miydim onu da bilmiyorum. Oscar'lardaki akıbeti konusunda çok kararsızım. Allah biliyor ya, bu kadın bu ödülü seneler önce birkaç kere hak etti zaten (bilhassa American Beauty ile almasını çok istemiştim) ancak Portman'ın transformasyon geçiren Kuğu'sunu geçen performans bu mu olmalı diye sormadan edemiyorum. Şu bir gerçek ki Akademi'nin bu kadına gönül borcu var resmen. Ben diyorum ki ödül Bening'e giderse şoklardan şoklara sürüklenmeyelim.
The Kids Are All Right'ın elbette ki politically correct olmak gibi bir zorunluluğu yok, ama iyi niyetle yola çıkıp izleyicisine biraz çelişkili mesajlar vermesi ve konuya olan yüzeysel yaklaşımı yüzünden ciddiye alınması da pek mümkün olmuyor. Hoş Oscar adaylıklarını ve kritikleri baz aldığımızda böyle düşünen de bir ben varım herhalde.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)





3 yorum:
Yook, ben de varım öyle düşünen:)
Çok doğru ve güzel bir inceleme yazısı olmuş. Ben de filmden çok şey beklemiş ama alamamıştım. İçi çok boş geldi. Bu kadar iyi oyuncu ve hikayeyle çok daha iyisi yapılabilirdi. Ben de Annette Bening'i çok beğendim ama oscarlarda gönlüm Portman'dan yana.
katılıyorum tamamen.
Teşekkürler, yalnız olmadığımı bilmek güzel oldu:)
Yorum Gönder