Facebook’taki Türk kullanıcı sayısının Dünya sıralamasının üstlerine yol almasıyla, apaçilerin saldırısına uğraması hemen hemen aynı dönemlere denk düşüyor sanıyorum ki. Başta sadece Harvard içindekilerin kullanacağı bir site olarak tasarlanan Facebook’un bir İsmail YK şarkısına konu olup apaçi staylalar tarafından işgal edildiğini öğrense (ve tabi kavram olarak “Apaçi” tanımını anlayabilse), Mark Zuckerberg gülüp geçer miydi yoksa “ulan siteyi maymun etmişler!” diye bir iç geçirir miydi bilemiyorum. İnsan Harvard’ın seçkin üyeleri nere bizim “Filiz-Sevişelimmi-İsmail” nere diye sormadan edemiyor.
Türkiye’de ufaktan evlere girmeye başladığından beri sanıyorum bizim evde internet var. “146” ile başlayan (geceleri gizlice 146’dan bağlanıp bilgisayardan gelen hat alma sesini anne-baba duymasın diye kasanın arkasına yastık bastırmamış olan bizden değildir. Hoş ay sonu fatura geldiğinde ak koyun-kara koyun belli olurdu) çeşitli internet paketleriyle (3 Aylık Superonline vs.) devam eden internete erişim maceramızın bugün kullandığımız sınırlı/sınırsız ADSL paketlerine bakarak çok da büyük bir evrim geçirdiğini söylemek zor ne yazık ki. Aynı şekilde Mirc ile başlayan sözde sosyalleşme (özde karı kız kaldırma, sanal seks) maceramızın da Yonja ile devam edip Facebook’ta yaralı staylalarla son bulduğunu varsayarsak yine aynı şekilde teknolojiyle ilişkimizde herhangi bir evrimden nasiplenmediğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bir Facebook filmi, internet bağımlısı nesle sağlam bir eleştiri getirmek için çok iyi bir fırsatmış gibi duruyor ilk bakışta. Fight Club’la bir nesli ve tüketim alışkanlıklarını eleştirmiş Fincher gibi bir ismin de projenin arkasında olması bu fırsatı gene eleştirel bir film yapmak için kullanır mı sorusunu da haliyle beraberinde getiriyor fakat bu kez elimizde baz alınacak bir Chuck Palahniuk kitabı olmadığını unutuyoruz. Fincher, Ben Mezrich’in “Kazara Milyarder” kitabını, düz bir biçimde herhangi bir eleştiriye meyletmeden, sitenin kurulma hikayesi üzerinden anlatıyor.
Mark Zuckerberg ve Sean Parker’ın verdiği röportajlara bakılırsa filmdeki çoğu şey kurgusal, karakterler kendi içlerinde başarılı olsalar da gerçeği yansıtmıyorlar. Zaten sitenin kuruluş süreci ve arkasından yaşanan parçalanmalar, açılan davalar derken her şey o kadar karmaşık bir hal alıyor ki, ne kitabın yazarının, ne senarist Aaron Sorkin’in ne de Zuckerberg’in anlattıklarının olayın iç yüzünü tam anlamıyla yansıtabileceğini sanmıyorum. Kimin ne kadar doğru ne kadar yalan söylediğini, ne kadarının gerçekten yaşandığını ne kadarının kurgu olduğunu sanırım hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
O açıdan, filmi baz alarak konuşursak; Mark, Harvard’ta okuyan, fazlasıyla zeki, asosyal ve filmin başında diyalog bombardımanına tutulduğumuz nefis açılış sekansında (bir ara Sheldon Cooper’ı izliyor gibi hissettim kendimi) kendisini terk eden kız arkadaşının ifade ettiği şekliyle tam bir “asshole”. Facebook projesi, Harvard öğrencileri arasında iletişimi sağlamaya yarayan bir sosyal ağdan çok fazlasına dönüşünce Mark’a, sırtını çevirdiği en yakın arkadaşı Eduardo Savarin ve fikirlerinin çalındığını iddia eden ikiz kardeşler Cameron / Tyler Winklevoss ve arkadaşları Divya Narendra tarafından dava açılıyor. Davayı ve Mark’ın kuruluş sürecinde yaşadıklarını atlamalı kurguyla izlememiz ortaya monoton bir film çıkmasını engelleyen en önemli etken. Öncekilerdeki kadar hissedilmese de Fincher Effect’i görüyoruz elbet. Özellikle İngiltere’de çekilen yarış sahnesi Fincher’ın tarzını konuşturduğu filmin nadir anlarından biri fakat bunun filmin hikayesi içinde ne gibi bir gerekliliği olduğu ayrı bir tartışma konusu.
Benim hoşuma giden başka güzel bir detay oldu esasen. İnterneti ufaktan kullanmaya başladığımız dönem müzik kültürümüze katkısı yadsınamaz Napster programı bizim için çok büyük bir olaydı. Sırf bizim için değil elbet herkes için bulunmaz bir veli nimetti Napster. Metallica dava açıp kazanana kadar müzik sektörüne sağlam bir darbe indirdiğini söylersek yanlış olmaz. Bu filmde görüyoruz ki Napster’ın kurucusu Sean Parker, bir nevi mirasını daha genç daha zeki ama bu potansiyeli nakde dönüştüremeyen bir nesle devrediyor, Mark’a Facebook’un para kazanma aşamasında yardım ederken. Biz de sanki o internetin ilk dönemlerini görmüş, bir sayfa açılsın diye dakikalarca beklediğimiz dönemlerin son buluşuyla birlikte sıramızı savmışız gibi hissettim ben. Şüphesiz, artık bambaşka bir düzen var önümüzde. Sean Parker’ın da dediği gibi “Napster başarısız bir proje değildi. Müzik sektörünü daha iyi bir yöne çevirdi.” Nitekim ben Napster’ın MySpace gibi oluşumlara büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.
Filmin övülmesi gereken önemli yanlarından bir tanesi genç oyuncuların hepsinin çok inandırıcı işler çıkarmaları. Ne yalan söyleyeyim Justin Timberlake bile g.toğlanı rolünde son derece başarılı. Jesse Eisenberg, Mark Zuckerberg için çok yerinde bir seçim olmuş. Tüm o geek diyaloglarını çok ustaca sunuyor. Karakter kendi içinde başarılı olsa da ben kendisinin de söylediği gibi Mark’ın böylesine içine kapanık, fazla gülmeyen, sinir bozucu lavuğun teki olduğundan emin değilim (Adamın hangi fotoğrafını görsem muhakkak sırıtıyor). Zaten filmle ilgili en önemli problemlerden biri karakterlerin birçoğunun empati kurulabilecek, tarafını tutabileceğimiz, kısaca “protagonist” diyebileceğimiz tipler olmamaları. Belki de bu sebepten olacak seyircinin sempatisini kazanan tek kişi Eduardo Savarin rolündeki Andrew Garfield oluyor. Başından beri şık giyim stili, klas hareketleri, mütevazi tavırları ve haksızlığa uğrayan belki de tek karakter oluşuyla Eduardo’yu sevmemek elde değil. Açıkçası yeni Spider-Man olarak açıklandığında kendisinden bihaberdim ama şuradaki performanstan sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki Garfield harika bir Peter Parker olacak. Övgüye değer diğer bir şeyse Trent Reznor’ın muhteşem soundtrack’i. Bilhassa Edward Grieg'in klasik eseri “In the Hall of the Mountain King” yorumu ve kullanıldığı yer filme damgasını vuruyor.
David Fincher belki hiçbir zaman bağımsız sinema yönüne kayan bir yönetmen olmadı ancak başta Se7en ve Fight Club gibi kült olarak anılan filmleriyle Hollywood’un dar kalıpları arasında bir yerde çok da mainstream’e kaymayan kendine has bir alan açmayı başarmıştı. Zodiac gibi klasik seri katil/polisiye filmlerinden ayrılan bir filmden sonra çektiği Benjamin Button kaymaya başladığı yönü gösterir gibiydi aslında. Kimilerince kısa bir romanı 3 saatlik uuuzunca bir filme dönüştürmek için fazla kasması pek eleştirilse de ben yine de kendi tarzını konuşturabilmiş olmasından son derece memnun kalmıştım.
Ancak iş resmen “sipariş üzerine” bir Facebook filmi yapmaya gelince aynı tavrı sürdüremiyorum. Facebook ile ilgili bir film yapmanın gerekliliği bir yana bu filmin yönetmen koltuğuna Fincher’ın oturtulması şart mıydı diye sorgulamamak elde değil. Bundan sonraki projesi de zaten halihazırda yapılmış bir filmi bulunan Stieg Larsson’ın Ejderha Dövmeli Kız kitabını sinemaya uyarlamak olunca Fincher’ı da tam anlamıyla Holivud’a kaptırdık mı acaba diye bir düşünüyor insan. Ortaya çıkan iş güzel, keyifli bir seyirlik olsa da, hatta belki de Oscar’larda da adını duyabileceğimiz yılın gösterime giren birkaç iyi filminden biri de olsa ilerde Fight Club, Se7en, The Game gibi çıkardığı sağlam işleriyle birlikte anmayacağız, o da bir gerçek. Social Network, muhtemelen (yanılırsam lafımı yerim), internet jenerasyonunun sahip olduğu en önemli “şey”e dair güzel bir anı olarak kalacak sinema tarihinde, hepsi o.
Mert
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)





0 yorum:
Yorum Gönder