Avatar



Avatar’ı aylar önce 15 dakikalık ön gösteriminde izleme şansı bulmuştum ilk defa. Aylarca basına sızdırılan detaylarla o kadar şişirilip pompalandık ki, perdede gördüğüm şey karşısında aklımın çıkacağını şuurumu kaybedeceğimi falan zannettim. Hayal kırıklığım biraz da bundandır. Beklediğimin altındaydı belki Avatar, ama salondan çıktığımda ister istemez düşüncelere sürükledi beni: Cameron yönetmenliği bırakıp PR işine girse sektörde ne kadar başarılı olurdu acaba? Yönetmenliğinin ne kadar iyi olup olmadığını bir kenara bırakalım da tanıtım, filmlerini pazarlama konusunda çok kurnaz fikirlere sahip böyle bir adam PR işinde sektörün altını üstüne bile getirebilirdi. Aylarca filmin setine ünlü yönetmenleri davet etmeler, ufak çapta bir eleştirmen kitlesine ön gösterimler yapmalar, oyuncuların çok fazla detaya girmeyen ama izleyiciyi meraklara sürükleyen açıklamaları, ağza birer parmak bal çalan demeçler, dünya çapında yapılan ön gösterimler... sonunda beklediğimizi bulduk mu tartışılır ama gösterime girer girmez birçoğumuzun salonlara bir heyecanla akın ettiği aşikâr.

Afişte yazan yazı (From the director of “Titanic”) Cameron’ın diğer eserlerini düşündüğünüz zaman üzücü elbette. Sonuçta birçoğumuz favori Cameron filmlerini sıralayacak olsa “Terminator 2: Judgement Day”, “Aliens” ve “The Abyss”den başlarız ancak hâlihazırda son filmi olduğu için ve de rekorlara koşmuş, dünya çapında en fazla bilinen filmi olduğundan bunu da garipsememek gerekiyor. Hatırı sayılır bir “anti-Titanic kişisi”yle tanışmış olmama rağmen filmi sevdiğimi söylemekten de gocunmuyorum. Şu anda nerede okuduğumu hatırlayamadığım bir kritik Titanic’le ilgili şu cümleyi kuruyordu: “A movie people love to hate”. İlk çıktığında herkesin pek bir bayıldığı, pek hoşuna giden bu filmle ilgili insanların düşüncelerinin zaman geçtikçe aşama aşama değiştiğine ve bok atmak için birbirleriyle sidik yarıştırdıklarına bizzat şahit olmuşluğum vardır. Bugün artık Titanic ne yazık ki, sinema tarihi açısından bir kara leke gibi görülen ve Allah muhafaza arkadaş ortamında beğendiğinizi falan dile getirirseniz o ortamdan anında aforoz edilebilmenize sebep olacak bir film haline getirildi (11 Oscar almış olmasına hele hiçbir anlam veremezler ama bunların çoğunun teknik dallarda olduğunu ve filmin teknik olarak da dönemine göre çok iyi olduğu gerçeğini göz ardı ederler. Misal haklı olarak “en iyi senaryo” dalında aday bile gösterilmemiştir).

Kim ne derse desin, aldığı 11 Oscar’ıyla ve şu anda sinema tarihinin en fazla hâsılatını elde etmiş filminin yönetmeni olarak James Cameron, “I’m the king of the world!” demekte çok haksız sayılmazdı. Aradan geçen 12 senede rekorunu egale eden herhangi bir babayiğit çıkmadı. İşin komik tarafı daha 3. haftasında dünya çapında 1 milyar dolar hâsılat elde eden Avatar’la Cameron yakında kendi rekorunu yine kendisi egale edecek gibi duruyor.  

Haftalardır orada burada yazıp çizildiği üzere Avatar’ın klişeden klişeye koştuğunu, biraz o filmden biraz bundan yaptığı aparmalarla ortaya görselliği dışında Cameron’ın pek de özgün olmayan bir eser çıkardığı eleştirileri çok da haksız sayılmaz esasen. Birkaç ay önce vizyonda izlediğimiz Battle for Terra’dan tut da, The Matrix (dolayısıyla oradan da Ghost in the Shell’e) ve Dance with the Wolves’a kadar pek çok filmle benzer temalara sahip olduğu bir gerçek. Ancak pre-production aşamasının 12 sene sürdüğünü düşünürsek bu esnada vizyona giren filmlerin hangisinden Cameron’ın ne açıdan esinlendiğini kestirmemiz mümkün değil. Sırf daha önce vizyona girdiği diye biz bunun aynısını Battle for Terra’da gördüydük zaten gibi bir argüman saçma kaçıyor haliyle. Cameron’ın teknoloji için bunca sene beklemesi ve kusursuz bir iş çıkarma arzusu avantaj olduğu gibi dezavantajı da oldu, zira sinema bu sürede çok ilerledi ve iyi hikâyelerin (belki de herkesten önce Cameron’ın düşündüğü hikâyeler) hepsi anlatıldı. Haliyle de Cameron, zaten başka filmlerde yaratılan dünyaların bir kolajını oluşturuyormuş gibi bir pozisyona düştü.

Yine de tüm bu benzerlikleri es geçer, diyalogların da Amerikan tabiriyle “cheesy”liğini göz ardı edersek, hikâye yazmaktaki becerisinden çok yazdığı hikâyeyi anlatmaktaki, anlattığı hikâyeye seyircisini inandırmaktaki başarısını hafife almamamız gerektiğini bir kez daha kanıtlıyor Cameron. Titanic’in senaryosu pek çok kişiye göre yerlerde sürünse de sonunda batacağı bilinen bir geminin hikâyesi en fazla ne kadar merak uyandırıcı anlatılabilirse öyle anlatmıştı JC, 12 sene önce de. Avatar’da da bilindik temalara, öykülere rastlasak da Cameron çok güzel alıyor seyircisini avucunun içine. Bu, filmin görselliğinin, yarattığı atmosferin inandırıcılığının da ötesinde başka bir şey, ayrı bir kabiliyet. 3 saat boyunca beni alıp götürdüğünü, yer yer sıkılmadığımı ve filmin temposu konusunda Cameron’ın biraz sıkıntı yaşadığını söyleyemem fakat mümkün mertebe öyküsünü sürükleyici anlatmasını başarıyor yönetmen tekrardan. Aksiyona boğmadan, duygusal dokusunu kaybettirmeden. O kadar iyi ki bu konuda hatta, Na’vi’lerin saldırıya uğradığı ve yaşamlarını eteklerine kurdukları ağacın yıkıldığı anda duygulanmamak elde değil.

Belli ki 12 senede pek çok şey yaşayan yeni dünyaya dair de söylemek istedikleri, Amerikan hükümetine de sokuşturmak istediği laflar var Cameron’ın. Pandora Gezegeni’nin kaynakları uğruna Dünyalılar tarafından saldırıya uğraması ve Na’vilerin durum karşısında gösterdikleri baş kaldırı, Irak ve Afganistan işgallerine bariz bir gönderme olsa da; ve biz artık Hollywood sinema sektörünün liberal kanadından, laf sokmalarından hafiften baymaya başlasak da en son film çektiğinde çok farklı bir dünyada yaşayan Cameron’un politik gündemle ilgili de üç beş kelam etmesini çok görmemek lazım.

Görselliğinden bahsetmedim ve bahsetmeyi de düşünmüyorum. Anlatılacak bir yanı yok, gidip görmeden burada yazdıklarımdan hayal etmeniz mümkün değil. Bahsedildiği kadar olağanüstü değil belki ama daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemiyor orası kesin. İnsan izleyince istiyor ki helal süt emmiş bir Na’vi kızı bulayım, Eywa Ana’nın da izniyle evlenip Pandora’ya yerleşeyim, pembe yapraklı bir yuvam, bir Macto’m (olmadı ufak bir İkran’ım), mavi mavi çocuklarım olsun. Bari en azından internete dünyanın her yerinden anında bağlanabileceğim Pandora’daki gibi bir network sistemim olsun, fena mı olurdu ya?

Her zamanki gibi Cameron’ın güçlü kadın karakterlerine (Neytiri – Zoe Saldana, Dr. Grace Augustine – Sigourney Weaver, Trudy – Michelle Rodriguez) rastladığımız filmin en başarılı oyuncusu yılın en iyi çıkış yapan oyuncusu unvanını layık gördüğüm, maalesef ama maalesef ki çok geç keşfedilmiş Sam Worthington (ki kendisi Terminator: Salvation’ı izlenebilir kılan tek unsurdu). Allah Cameron’dan razı olsun ki bu çocuğa tesadüfen denk gelmiş ve Hollywood’a sokmuş. 2010’da kendisini “Clash of the Titans”ta izleyebileceğimiz Sam Worthington’ın çok büyük aktör olacağını öngörmek için müneccim olmak gerekmiyor. 

Uzun süredir bizleri meraktan öldüren Avatar ne ölçüde bekleneni verdi bilemiyorum ama teknolojisine, görselliğine istinaden bir 10 yıl sonra Titanic’le aynı kaderi paylaşmayacaktır en azından, onu biliyorum.

Yazarın kişisel notu: görüyorum duyuyorum etrafta, internetten indirenler varmış filmi. Yapmayın etmeyin eylemeyin gözünüzü seveyim. Birazcık sinemaya saygınız varsa şu filmi de internetten indirmeyin, gidin yerinde, olması gerektiği şekilde görün. Hadi canlarım...

1 yorum:

dereotundannefretederim dedi ki...

Icinde sadece film olmayan guzel bir sinema yazisi olmus, cok begendim.

Filme gelince, genelde yaptigim gibi gosterimden once sayfalarca avatar yazisi okumadim belki bu yuzden beklentim de deniz seviyesinin pek uzerinde degildi. tamam bunca zamandir film cekmemis yonetmen, sinemada bir matrix etkisi yaratacagi, hatta siyah beyaz filmle renkli film kadar buyuk bir devrim oolacaginin konusulmasi ve hatta filme son olarak gollum'u gordukten sonra start vermesi beni cok heyecanlandirdi. Sonucta film bahsettiginiz gibi oncekilere hic benzemiyor.
Ben olaganustu buldum, senaryosu da dahil.hele o agacin yikilma sahnesindeki duygu ve aksiyon daha ne olsun dedirtti..