Vavien Bağlamak...


"Dünya'da iki türlü insan vardır: iyiler ve kötüler. Kötü, senin elini sıktığında kafasında 40 türlü plan yapar. Ama iyiler öyle değildir. İyiler, iyi insandır."


Amerikan filmlerinde (ki bizim dizi ve popüler filmlerimiz de buna özenmenktedir) hep büyük laflar etmeye çalışan, karşılığında "vay be, ne güzel dedi onu" tepkisi almak için senaristlerce ağızlarına yamanmaya uğraşılan, fakat çoğu zaman söyledikleri laflar pek ağızlarına oturmayan film karakterleri vardır. Hele bir de oyuncu bu büyük replikleri satmak için özel bir çaba harcıyorsa arkanıza bakmadan kaçın, zira büyük ihtimalle filmin geri kalanında klişeye boğulacaksınız. Bu durum senin benim gibi sıradan adamlar olan karakterlerde daha bir vahimdir (Bknz: Issız Adam - "karda yatıyorsun, uyumak tatlı geliyor ama ölmüşsün haberin yok"), daha çok batar insana çünkü birçoğumuz günlük hayatımızda hiç böyle büyük replikler sarf etme derdinde değilizdir. Öyle "cool" cümleler kasıyorsak da muhtemelen çevremizde hava atmamızı gerektirecek birileri vardır ve muhtemelen alay konusu olabilecek kadar klişe cümleler olacaktır ağızlarımızdan dökülenler.

Normal şartlarda yazının girişinde verdiğim cümle hakkında ne kadar basit, komik ve başarısız bir replik olduğu yönünde beyanatlarda bulunurduk muhtemelen. Vavien'in güzelliği ise bu ve bunun gibi repliklerde yatıyor. Taşralı bir karakterin ağzından en fazla bu kadar "büyük" bir laf çıkabilir diyor bize aynı zamanda filmin senaryosunu yazan Engin Günaydın. Tokat - Erbaa'da yaşayan, orta yaşın üstünde, göbekli, kelli felli bir esnaf en fazla ne kadar "büyük" bir laf edebilir? Bu kadar: "iyiler, iyi insandır". O kadar güzel, o kadar samimi, o kadar "ufak" ki... tıpkı hikayelerini anlattığı insanlar gibi. Vavien'in karakterlerine beylik laflar ettirmek gibi, gereğinden fazla konuşturtmak gibi bir derdi yok. Kendileri ne kadarlarsa cümleleri de o kadar, fazlası değil.

Hele bazılarının aynı replikleri birkaç kez tekrar ettikleri belli sahneler var ki, kendi insanının ağzına ne kadar yakışacağını bilerek koymuş besbelli ki Günaydın. Belli ki kendini ve kendi insanını iyi gözlemlemiş. Settar Tanrıöğen'in Cemal karakterinin ısrarla "içine atıyorsun... atma..."yı vurgulamasında, o bölgenin erbabından olan kabadayı kılıklı adamların "o adam senin dengin mi? sen bana onu söle. senin dengin mi?" sorularındaki ısrarda, Celal'in "benim haberim var mıydı o paradan? yoktu. bana niye soruyorsun? git kimin varsa ona sor"da çok sağlam bir laf yakalamışçasına karısına tekrar tekrar aynı cümleleri haykırmasında bunların hepsini yakalamak mümkün.


Ya o Sevilay? Ah, o Sevilay... Binnur Kaya'nın o müthiş sunumu, doğallığı bir yana da, Anadolu insanının müthiş naifliğini o kadar güzel işlemiş ki senaryosuna Günaydın. O kadar sade, o kadar gösterişsiz ki. Kendisine arabadan inmesi söyleyen sinirli kocasına çıkışamıyor fakirim de, yüzüne bile bakamadan ağzının içinde çok ufak bir itiraz geveliyor. O da şu zaten: "Azcık ilerde indirseydin..." Kendisini sevmeyen, dışlayan, ezen kocasının tüm ters tavırlarına rağmen ördüğü kazağı giydirmek için kurduğu cümleler bile bir çekingenlik, özür dileyen bir halde sanki: "Bi deneseydin?". Tanıdık di mi? Konuşurken kocasına bakamayan, gözleri hep yerdeki halıyı gören, gel denince gelen git deyince giden, bazen herhangi bir kusuru olmamasına rağmen kocası tarafından aşağılanan, gerekirse iki tane tokadını yiyen ama gene de gıkını çıkar(a)mayan, "kocamdır" deyip sineye çeken bizim kadınımıza benzemiyor mu? Çekmese napacak hem, gidecek kimi var ki?

Öte yanda Celal var. Senelerdir elektrikçi dükkanında çalışıyor ama sevmediği gibi anlamıyor da bu işten. Mutsuz bir adam. Karısını sevmiyor, oğlu bir baltaya sap olamamış. Bütün hayatı koca bir hayalkırıklığından ibaret. Bunun acısını ailesinden çıkarıyor, onları suçluyor bu berbat hayatı için. Abisi Cemal'le "Samsun'da bir elektrik işi var" deyip kaçtıkları pavyonda bulmuş hayatının anlamını. Öyle sanmış, en azından ona inandırmış kendini. İki yüzlülüğünden, kötü(cül) planlarından dolayı sevmiyoruz belki Celal'i ama kabul etmek lazım ki onun pavyon şarkıcısı Sibel'e bakışlarında bile o bizim insanımızın saflığı, iyi niyetliliği var ("dokunmaca mokunmaca yok, sadece oturup sohbet edicez"). Sevilay'ın Almanya'daki babasından gelen ve kimbilir ne amaçlarla sakladığı paralarını ondan gizli Sibel'e yediriyor. Sibel'in ona davranışıysa kendisinin karısına davrandığından farksız.

"Vavien"i "aynı lambayı açıp kapamaya yarayan iki ayrı anahtar" anlamının dışındaki manası, yani "gitme-gelme" olarak ele alırsak senaryoda çok güzel yerini buluyor. Hele Sevilay'a cuk oturduğunu fark edip senaryonun çakallığına keyiflenmemek elde değil. "Bakın şu metaforu da şuna kullandık, bu da budur" dememiş Engin Günaydın, ki bizim senaristlerimizin kör parmağım gözüne yapmadıkları pek nadirdir. O açıdan oyunculuğunu bir yana koyalım (her ne kadar Celal karakterinin Tokat'lı olmasından da ileri gelen bir Burhan Altıntop benzerliği hakkaten göz ardı edilecek gibi olmasa da Günaydın son derece başarılı bir performans ortaya koymuş), senarist olarak da ilk uzun metraj çalışmasında gerçekten titiz, abartıya, karışıklığa, kalabalığa, sömürüye kaçmayan bir iş çıkarıyor.

Onun dışındaki oyuncular, sinemamızın son dönemlerde çok deneyimleyemediği derecede kaliteli. Binnur Kaya'nın önünde eğilmekle kalmayıp ayaklarına kapanırdım ama kendisi bunu okusa yüzü kızaracak, mütevazilikten ölecek kadar eşsiz bir insan. Ve Sevilay, onun bu çekingen, utangaç mizacına o denli oturan bir rol ki. Resmen oynamadan oynuyor gibi bir hali var Kaya'nın. Karakterinin repliklerini çok ortaya saçmadan, çok kendini göstermeye çalışmadan. Sevilay gibi böyle biraz sakınarak, ürkek bir tavırla oynuyor sanki (bknz: "ben para pul istemiyom Celal, ben seni istiyom"). Tüm ödülleri silip süpürmesi dileğim ama olmasa da kimin umrunda. Filmi beğenmeyenleri bile göz ardı edemeyeceği derecede bir iş önümüzdeki. İçten, candan, sahici.


Sonra İlker Aksum var... kendisinin rolüyle ilgili tek sıkıntım çok ama gerçekten çok kısa olması (toplasan 5 dakka). Ama onda bile insan bu denli yöresel bir karakter yaratmayı nasıl başarır aklım almıyor. Keşke daha çok görebilseydik diye hayıflanıyorum 2 gündür. Settar Tanrıöğen, sigarayı henüz bırakmış esnaf insanını, ondan da öte ufak bir yerde yaşayan ve kendine ait çok ufak bir hayatı olan abiyi, acayip bir samimiyetle oynuyor. Kardeşini korkuturken bile hayranlık uyandırıcı bir samimiyet var adamda. Serra Yılmaz, bu filme oturmamış gibi sanki ama gene de iyi sayılır oyunculuğu. Son olarak yan rolde gözüken Üç Maymun'da da etkileyici bir iş çıkaran Ercan Kesal çok çok iyi (Celal'e kafa attığında, o kafayı suratıma ben yemiş gibi oldum hakkaten). Genç oyuncu Nedim Suri de fena bir iş çıkarmıyor.

Taylan Bros.'a döner isek;

Taylan Biraderler'in iyi birer yönetmen olduklarını Okul'da bile anlamak mümkündü. Sadece çok iyi birer senarist değildiler, bu açık. Küçük Kıyamet'i ilk izlediğimde pek hazzetmediğimi ama ikinci izleyişimde ilkinde fark etmediğim detaylarla bezemiş olduklarını görünce fikrim değişti. Eksik gedikleri vardı senaryolarının elbet ama bizim sinemamızın da kardeş iki yönetmen kazanması açısından büyük önem arz ediyordu "Küçük Kıyamet". Vavien için ise şunu söyleyebilirim ki, aradıkları hikayeyi bulmuşlar. Kendilerini yerli Coen Biraderler mertebesine ulaştıracak ölçüde iyi yazılmış bir kara komedi, aynı zamanda yok yere insanın sinirlerini bozan müthiş bir gerilim ellerindeki materyal; ve tam da anlatılması gerektiği gibi çekmişler bu senaryoyu. Tüm Coen Biraderler benzetmelerine rağmen çabuk atıyorlar bunu üzerlerinden ve pek onların sularına meyletmeden kendi tarzlarında anlatıyorlar öykülerini.

Misal ben uzun süre ---SPOILER--- Sevilay'ın arabadan uçuruma yuvarlanıp eve geri geldikten sonra kontrolü ele alacağını, Celal'in planının üstüne gideceğini, sadece "beni öldürmek istedin mi?" sorusuyla bırakmayacağını düşünmüştüm. Yani olay orada kalmayacaktı da, işler Celal için iyice sarpa saracaktı ve film bizi iyiden iyi geren bambaşka bir yöne sürüklenecekti. Fakat ne Günaydın'ın senaryosunun öyle Coenler gibi planlar ters gitsin, her şey boka sarsın gibi amacı var, ne de Taylanlar hikayeyi olduğundan daha ilgi çekici kılmak, izleyiciyi germek için ucuz hilelere, taktiklere başvuruyorlar. Belki filmin sonu şu gidişata pek yakışmıyor ancak ben onun da bir nevi seyirci için bir "twist" olduğu kanısındayım. Biz hepimiz, yaptıkları Celal'in ayağına dolanacak diye beklerken herifin yine dört ayak üstüne düşmesi, bizi biraz ters köşeye yatırmak amacı taşıyor bana kalırsa. Bu sondan memnun olmadığımı da pek söyleyemem aslına bakarsanız. Sevilay ve Celal'in oğullarıyla beraber arabada giderkenki hallerini görünce yelkenleri suya indiriverdim ben. ----SPOILER---- Kıssadan hisse: parayla saadet oluyormuş.

Son bir not: Herhalde aynı salonda izlemiş olsak, Üç Maymun'daki çalışmasına içimin gittiği görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki'nin koşar boynuna sarılır, defalarca tebrik eder, kolundan ayrılana kadar elini sıkardım. Bir manzaralar çekmiş, göl kenarında çektiği bir planlar var, mümkün olsa sinemadan çıktığınız gibi tası tarağı kapıp soluğu Tokat'ta alırsınız. Öyle içinize işliyor...

Yazının uzunluğundan sıkılıp bayılmadan sonunu getirebilmiş olanlara yazarın kişisel notu: Vavien'e gidin. Lütfen.

6 yorum:

Adsız dedi ki...

en az film kadar zevk aldım bu yazıdan. elinize sağlık...
filmin dvd'sinin çıkmasını beklemeden sinemada tekrar seyretmeyi düşünüyorum. özellikle sizin tespitlerinizden sonra farz oldu bu.
tek dileğim engin günaydın gibi cevherlerin, filmin kötü gişesinden etkilenip sinemaya küsmemesi..

Mert dedi ki...

Bu arada bir hata yapmışım. İki filmin (Küçük Kıyamet ve Okul) de senaryosu Doğu Yücel'e aitmiş, Taylan Biraderler'e değil. Demek ki Yücel'in senaryoları tam aradıkları şey değilmiş diyorum o halde:)

Enteldantel! dedi ki...

Sadece telefondaki sesinden bildiğimiz Almancı baba'yı da unutmamak lazım.

"Diyeceğin bi şey var mı?"

SirEvo dedi ki...

Uzakdoğu, candır can. :)
"Beşiktaş, aşktır aşk" gibi oldu ama. :D

Adsız dedi ki...

başka dilde aşk hakkındada böle uzun mu uzun bi yazı da okuyalım dimii

Mert dedi ki...

Yorumlar için teşekkürler:) Uzun zamandır ilgilenemediğim için blogla ancak ilgilenebildim. Geç yayınladım, kusura bakmayın:(

Başka Dilde Aşk'ı da yeni izledim. Bir yazı kaleme almak farz oldu onun hakkında da.