Kısa Kısa: İzlediğim Filmler Vol. 1


Birkaç aydır ben başta olmak üzere hiçbir yazar bloga gereken önemi vermiyor, fark eden etmiştir. Ne kadar okuyucumuz kaldı, onu da bilmiyorum ancak halen takip edenler varsa biraz blogu toparlamak, canlandırmak, geriye kalan birkaç kişi de olsa onlar için son 2 ayda bu seneki yapımlardan (vizyon/vizyondışı) izlediklerim hakkında kısa kısa kritikler yazayım; birkaç ayrı post halinde bir tür yazı dizisi oluşturayım istedim. Şöyle bir liste yaptım da az film izlememişim.

And here we go...

(500) Days of Summer


Yılın en hoş süprizlerinden biri oldu benim için. Hele kişisel çıkarımlar yaptıysanız ayrı sahipleniyorsunuz, Tom'un yaşadıkları bir ayrı oturuyor içinize. Tom'un, hayatı boyunca aradığı kişi olduğuna inandığı Summer, elinden kayıp gidecek diye üstüne gitmemeleri, çekinceleri daha bir dokunuyor adama kendi yansımanızı gördüğünüz zaman karakterde. Öyle kişiseldi benim için "(500) Days of Summer". Pek bi sahiplendim, sevdim, bastım bağrıma.

Erkek, Tom Hansen, hayatı boyunca hep "o"nu bulacağı ve "o"nunla tanışmadan asla gerçekten mutlu olmayacağı inancıyla yaşamış bir adam. Kız, Summer Finn, ise anne-babasının ayrılmasının ardından hiçbir şeyi, kimseyi çok sevememiş, aşka inanmayan birisi. Anlatıcımız baştan bizi uyarsa da "bu bir aşk hikayesi değil" diye, biz de Tom gibi Summer'la tanıştığı zaman çocuk gibi inanıyoruz aradığı kişinin "o" olduğuna.

Hani bir taraf sanki hep genelde daha fazla sever ya ilişkilerde, bir taraf genelde daha fazla fedakarlık eder kendinden elindekini kaybetmemek için... Sanki bir taraf bazen daha fazla değer verir, daha çok üzülür, kırılır bazen kırmamak için diğerini. Öyle bir şey işte Tom'la Summer arasındaki de. Her ilişki gibi başı, ortası ve sonu oluyor onlarınkinin de. Kız, baştan çiziyor sınırları. Ben aşka inanmıyorum, erkek arkadaş istemiyorum, takılalım diye. Tom çaresiz kabulleniyor ama hep bir yandan kendini inandırmaya çalıştığı bir düşünce var: "Summer, 'o' kişi. Aradığım kişi". Summer bırakıp gittiğinde, herkes çok kızıyor, belki çok sevdiğimiz canımız Zooey'e bile sinir oluyoruz izleyici olarak ama benim kızgınlığım Tom'un salaklığına oluyor sonunda. O kadar uzun süre kendini Summer'ın "o" kişi olduğuna inandırmakla geçiriyor ki, çok basit bir ihtimali gözden kaçırıyor (kaçırmak istiyor belki de): "ya değilse?". Neyin nesi olduğunu tam çözemediğimiz, sürekli akıl veren sinir bozucu sarışın kızdan duyduğunda ancak idrak edebiliyor: "Summer'ın hep aradığın kişi olduğunu söylerdin ama bence değildi, Tom. Bence sen sadece güzel kısımları hatırlıyorsun."

Joseph Gordon-Levitt, izleyicinin çok sahipleneceği, çok seveceği, empati kurabileceği, abisi/kardeşi olsa boynuna sarılıp teselli edeceği derecede içten, candan bir oyunculuk çıkarıyor. Zooey Deschanel, karakterin de etkisiyle biraz sinir olacağımız bir şey sunuyor ama o masmavi gözlere bakıp da yelkenleri suya indirmemek elde değil. Scott Neustadter ve Michael H. Weber'in muhtemelen yazar veya yönetmenlerden birinin kişisel deneyimlerine (Any resemblance to people living or dead is purely accidental ... Especially Jenny Beckman ... Bitch.") dayanan senaryolarını pek hoş, pek yaratıcı fikirlerle hayata geçiriyor Marc Webb bu ilk filminde.
Regina Spektor'un "Us"ı öyle bir yerde (beklentiler vs. gerçek) giriyor ki göğse yumruk yemiş gibi oluyoruz. Smiths pek bir yakışıyor hikâyeye. Zooey'in grubu "She & Him"in coverı da öyle. "The Temper Trap"ın "Sweet Disposition"ından Carla Bruni'nin huzur verici sesinden dinlediğimiz "Quelqu'un m'a dit"e kadar her bir şarkı ayrı bütünlüyor hikâyeyi.

Bu bir aşk hikayesi değil dese de, biz (ben?), en azından bir parça umut bıraktığı için sonunda memnun, yılın en hoş filmlerinden birini izlemiş olarak ayrılıyoruz salondan.

* Pek kısa olmadı ama idare ediverin artık.

District 9


Neil Blomkamp’ın ilk uzun metraj çalışması “District 9” ve filmi uyarladığı kendi kısa filmi “Alive in Joburg”tan haberdar oluşum genel olarak Tıveyleyt fancağızlarının “Etvıırt!” nidalarıyla ortalığı birbirlerine kattıkları San Diago’daki Comic Con 2009 fuarına iştirak edenlerin oraya buraya saçtıkları övgüler sayesinde oldu. Arkasına Peter Jackson gibi bir ismi almış (not literally!) olmasına rağmen yine de merakımı pek cezp etmemiş olacak ki fragmanı izleme gereği bile duymamışım. Ancak filmi izleme şansına erişen kitlenin giderek çoğalacağı, Twitter’da haftalar boyu “rağbet gören başlıklar”dan (trending topics’i karşıladı umarım anlam olarak) düşmeyeceğini, kısaca bir fenomene dönüşeceğini henüz bilmiyordum o zamanlar tabii.

Filmin orijinal görünümünün altında aslında pek çok farklı film ve türden esinlenmeler, aşırmalar yaptığından dem vuranların aksine daha naif bir yaklaşımla, açıkçası biraz da bu benzerlikleri görmezden gelerek izlediydim filmi. Bir yönetmenin ilk filmini izlediğim zaman ister istemez yazıktır günahtır, emek vermiştir, çok acımasız olmayayım diyerekten (onunki de can be…) ekstra bir kredi verme ihtiyacı hissediyorum. Ne kadar esinlenme, benzerlik de söz konusu olsa henüz daha ilk filmini çeken bir yönetmenden klişelerden komple uzak kalmasını, kendinden önceki yönetmenlerden, filmlerden, hikâyelerden etkilenmemesini beklemiyorum. Sonuç olarak senarist ve yönetmenlerin tarzları yeni yeni öyküler yazıp filmler çektikçe gelişen, zamanla oturan bir şey. Hele ki ilk filmin bir bilim-kurgu olması bakış açımı daha da etkiliyor, objektiflikten uzaklaşıyorum.

Eksik gedik yanlarına rağmen Blomkamp’in ilk filmi, genel olarak ayrımcılık/ırkçılık üzerine kurulu hikâyesiyle beni bir yerinden yakalamayı başardı. Belki yılın filmi değil, 21. Yüzyılın bilim-kurgusu da değil ancak güzel fikirleri olan yeni bir yönetmen adayı olsaydım bu kadar beğenilen, sevilen, övgü toplayan bir ilk film yapsam daha ne isterdim.

The Damned United


Futbolla yatıp kalkan bir ülkenin bir ferdi olarak futbolla pek de bir alakam olduğunu söyleyemem. Sevmediğimden değil de, izleyip ufak tefek birkaç yorum yapabilmek dışında pek anladığım söylenemez. Hele hele isim ve olay hafızam sıfır (tuttuğun takımın kadrosunu say desen sayamam şu an). Her daim futbolla ilgili her bir detayı akıllarında tutabilen arkadaşlarıma imrenmedim belki ama takdir etmiyor da değilim (kim nereye kaça transfer olmuş, şu oyuncu zamanında nerde oynamış, kim hangi takıma hangi maçta gol atmış vs.).

Bu nedenle The Damned United'ı keşfettiğimde Brian Clough isminde bihaberdim. Kendisi 70'lerin sonlarında Nottingham Forest'in teknik direktörlüğü yapmış, önemli başarılara imza atmış. Film ise o dönemini değil ondan önce Leeds United'ın teknik direktörlüğüne getirildiği ve o görevde kaldığı 44 günü anlatıyor. En azından sinopsis bu yönde ama onu da tam anlatmıyor esasen. TDU, Clough'un yükseliş ve düşüş öyküsü. Derby County isimli bilmemkaçıncı lig (bak onu bile unuttum!) takımının başındayken yardımcısı Peter Taylor ile birlikte 1. lige yükselişlerini anlatıyor. Bir yere kadar bir başarı öyküsü kısaca. Fakat Taylor'dan ayrılıp Leeds'in başına getirildiği Clough'un kariyeri bitme noktasına geliyor. Zira takım elemanları hiç memnun değiller durumdan çünkü senelerce koçluklarını yapmış ve takımı başarıdan başarıya sürüklemiş Don Revie (ki aralarında düşmanlığa varacak bir rekabet, çekişme var) gitmiş ve yerine Clough getirilmiş. Özellikle Don Revie'yle aralarındaki çekişme filmin temelini oluşturduğu gibi Frost/Nixon müsabakası gibi çok leziz bir gerilim de sağlıyor.

Şu ana kadar Tony Blair ve David Frost rollerinde, bilhassa, izlemesi acayip keyif veren performanslar sergileyen Michael Sheen'in, Clough'ı tanımasam da kendisinden bile iyi Clough olabildiğine inanıyorum. Öyle şahane, öyle mükemmel. Yılın en iyi performanslarından birisinin ödüllerde es geçilmesi üzücü. Yardımcı rollerde Timothy Spall ve Jim Broadbent gibi önemli İngiliz oyuncular da kayde değer işler çıkarmışlar.

The Damned United, futbolla benim aksime fazlasıyla ilgisi olanlara itinayla önerilir. Pek lezzetli olmuş zira.

The Blind Side
 
Speed ile başlayan Sandra Bullock sevgimin bunca sene hangi filmdeki hangi başarısına istinaden devam ettiğini bilmiyorum. Speed’ten sonra kaç tane elle tutulur adam akıllı projede yer almıştır da sanki, halen bu kadına olan sebepsiz sevgim bir türlü azalmamaktadır. Şöyle bir baktığınız zaman çok acayip, ara ara yükselişlerle dolu ancak genelde vasat filmlerle dolu bir kariyeri var Bullock’un. Keanu Reeves’ten sonra gitti internetle ilgili (The Net) bir gerilim çekti, sonra Chris O’Donnell’la bir dönem filmi (In Love and War), arkasından Keanu’nun tüm “gel etme eyleme, kariyerin heba olacak” şeklindeki tavsiyelerine rağmen o saçma salak “Hız 2”yi çekti ki hayatının hatası olduğunu bizzat söylemişliği vardır. Sonra Nicole Kidman’la cadılığa soyundular (Practical Magic) derken, bir bağımlıyı (28 Days) oynarken bulduk. 2000’lerde en çok iş yaptığı film herhalde Miss Congeniality oldu. En azından hatırı sayılır bir gişe başarısı elde etti ki Sandra’nın Speed’ten sonra çektiği bir filmin gişe yaptığı pek görülmüş şey değildir. Akabinde bir gerilim (Murder by Numbers), bir romantik/komedi (Two Weeks Notice), bir dram (Crash), gene komedi (Miss Congeniality 2 – akıllanmadı devam filmi çekti yine), gene romantik (Keanu’yla yıllar sonra ne idiğü belirsiz The Lake House’ta bir araya geldi. Keanu Neo olmuş, Matrix’leri aşmış bu aynı tas aynı hamam), gene dram (İkinci bir Capote vaakası olan Infamous), gene gerilim (bi acayip Premonition) derken 2009’u buldurduk ancak bizi bile yordun Sandra. Tüm bu filmler arasında en iyi performansını ise kısacık rolüyle Crash’te verdiği kanısındayım.

2009 ise Bullock'un senesi oldu gibi (ne demeye çektiğini bilmediğimiz All About Steve'i saymazsak. Bu sene pek az film bunun kadar yerden yere vurulmuştur herhalde. İzleyemeye korktum resmen). The Proposal'da epey bir sevdim kendisini. Bayağı bir yardırdı hatta yer yer. Gene de komedi/müzikal dalındaki Altın Küre adaylığına şaşırmadığımı da söyleyemem. Öte yandan na bu yazımızın konusu olan The Blind Side'ta kariyerinin en iyi işlerinden birini çıkardığını düşünüyorum.

"Blind Side", esasen Amerikan futbolunda kullanılan bir terimi ifade ediyor (Sandra'cığım filmin başında manasını ifade etti ama ben Amerikan futbolundan zerre çakmadığım için pek anlamadım). Genel hatlarıyla bir oyuncunun takım arkadaşını koruması felsefesi üzerine kurulu sanıyorum ki. Film, bugün Baltimore Ravens'ta oynayan NFL oyuncusu Michael "Big Mike" Oher'in (adam benle aynı yaşta ama amcam gibi duruyor!) başarı hikayesini anlatıyor. Yani gerçek bir yaşam öyküsü ortadaki. Oher, çok başarılı ve tanınan bir futbolcu olmadan önce kimi kimsesi olmayan, sokaklarda, komşusunda eşinde dostunda kalan bir gençmiş. Kendisine babalık etmekte olan bir tanıdıkları tarafından bir Hristiyan okuluna kabul ettirilince Oher'in hayatı değişiyor. Çocukları da aynı okula giden Leigh Anne Tuohy, burada Oher'le tanışıp onu evine alıyor. Aile bir süre sonra yasal olarak evlat ediniyor Oher'i. Daha sonra ebatlarından da ileri gelerek Michael'ın Amerikan futboluna yatkın olduğu ortaya çıkıyor ve oynadığı bir maçın ardından kolejler burs verip Oher'i okullarına aldırmak için birbirleriyle yarışır hale geliyorlar. Herhalde kendisi Tuohy Ailesi'ne çok şey borçludur bugün.

Tuohy'lerin yaptığı şeyi birkaç yerdeki film kritiklerinde "Hristiyan Cumhuriyetçi Beyaz Aile, zenci bir çocuğa yardım eli uzatıyor. Şu beyazlar ne kadar iyiler!" şeklinde ırkçı bir temele zorla oturtulmaya çalışıldığını gördüm. Normal şartlarda bu eleştiri belki yerinde kaçabilir, senaristlerin zorlama bir şekilde hikayeye yardımsever "Wasp" bir aile sokuşturduklarını söyleyebilirdik. Ancak bu gerçek bir öykü olduğundan bu yöndeki tüm eleştirileri tasfiye ediyor bana kalırsa. Hatta şu anda ismini hatırlayamadığım yabancı bir eleştirmen öyle bir kaptırmış ki kendini neredeyse Oher'in sokakta kalmasının bu ailenin eline düşmesinden iyi olduğunu söyleyecek. Oher gerçekten de yardıma muhtaç bir adammış, ve Tuohy Ailesi tarafından herhangi bir karşılık beklemeden evlat edinilmiş. Bu nedenden çok haksızca yapılan eleştiriler olduğu kanısındayım birçoğunun (ki filmin genel anlamda beğenildiğini belirtmeden edemicem).


Sandra Bullock, yer yer Güneyli aksanını sıçıp batırsa da ve birkaç yerde abartıya kaçsa da evin annesi, Michael'ın en büyük destekçisi Leigh Anne rolünde dediğim gibi kariyerinin en iyi işlerinden birini sunuyor. Altın Küre adaylığını çok görmüyorum o açıdan ama Oscar'a aday olacağından şüphem var. Oher rolündeki genç arkadaşımız da çok abartısız, tam da oynaması gerektiği gibi oynamış.

Yılın filmi değil ama The Blind Side, Sandra Bullock'un kariyeri açısından en mantıklı kararlarından biri.


* Ps. Ulan bi de kısa yazıcaz dedi iyi mi!

0 yorum: